TABİB KİMDİR!

TABİB KİMDİR?  Türk Tabipler Birliği (TTB), Sağlıkla ilgili tüm kurum ve kuruluş temsilcileri, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde milletvekili olarak görev yapan hekimler, Sağlık Bakanı, Cumhur Başkanı ve Başbakan’a bir soru..

 

Tabib (sonu p değil b harfiyle biter) kelimesinin eş anlamlısı hekimdir. Hekim kelimesinin bir anlamı Osmanlıca'da "bilge kişi"dir. Bu anlamda, hekimlik mesleğinin bir onuru vardır ve Türk-İslam tarihinde sayısız bilge tabib mevccuttur. 

Doktorluk mesleğine böyle bakınca insan onurlanıyor. Ancak aşağıdaki haber günümüzde kendilerine "Tabip" (sonu p ile bitiyor) adını yakıştıran bazı densizlerin bu onurla hiç mi hiç bağdaşmadığını gösteriyor. 

"TABİP ODASININ DÜZENLEDİĞİ KONFERANSTA DİNE HAKARET EDİLDİ

Denizli Tabip Odası'nın düzenlediği "Ilımlı İslam ve Bilim" konulu konferansta, İslam dini ve Hz. Muhammed (SAV) ile ilgili yakışıksız değerlendirmeler yapıldı.

Tabip Odası (İTO) Başkanı Prof. Dr. A. Özdemir Aktan'ın konuşmacı olarak katıldığı konferansı, Denizli Tabip Odası Başkanı Ersin Çağırgan'la birlikte 42 doktor izledi.

Prof. Dr. Aktan, Denizli Tabip Odası'nda verdiği konferansta din ve bilimin yıllarca çatıştığını, bu çatışmaların hepsinin Hıristiyanlıkta olmasının ilginç olduğunu, İslam'da çatışma yaşanmadığını, bunu nasıl yorumlayacağını bilmediği söyledi.

Dinin toplumları idare etmek ve uyutabilmek için kullanılan iyi bir silah olduğunu ifade eden Aktan, "Din bir şekilde toplumları sürükleyebilmek, idare edebilmek, hatta biraz daha uyutabilmek için iyi bir silah. Ama bunu kullandığımız zaman bilimden de gittikçe uzaklaştığımızı görüyoruz aslında." dedi.

İslam'ın ve dinin soru sormayı zorlaştırdığını ileri süren Aktan, İslam dininde domuz eti yemenin haram olmasının tartışmaya açılmasını istedi. Prof. Dr. A. Özdemir Aktan, "Biz hâlâ 'domuz eti yemek günahtır'da kaldık. Bunu tartışamıyoruz. Niçin günahtır? Acaba değiştirsek mi? Bunu kimse söylemeye bile cesaret edemiyor. Bunu yapmalı mıyız? Bence evet yapmalıyız." şeklinde konuştu. .”(Kaynak:ZAMAN GAZETESİ- 31 Ocak 2010, Pazar)

Bu tür vicdan ve imandan yoksun ve kendi kıt beyinlerinin necis sularında yüzen bazı densiz "tabip"ler her gün sayısız bebeğin, "doğarsa özürlü olur" gibi falcılık benzeri insafsız amniyosentez uygulamalarıyla anne karnında katline sebep oluyor ve insanların yaşam haklarını ellerinden alıyor..

Bu tür vicdansızlar ve zavallılar için söyleyecek çok söz var.. 

İşte gerçek “Tabib”in kim olduğunu anlamaya vesile olacak bir hikaye:

 

“41 yaşında ve 4,5 yaşında bir çocuk annesiyim.

Modern tıp görüşü”ne göre 41 yaş, annelik için geç kalınmış bir zamanı ifade ediyor ve bu görüşü benimseyen doktorlar bize “yaşlı anne” diyorlar.

Bununla birlikte ben şöyle düşünüyorum;

Allah-u Teala şahsıma anneliği uygun görüp bir evlat bahşetmiş ya.. Bana göre sorun yok.

Allah-u Teala’nın takdirinin üzerine söz olur mu hiç?

Genç anne olma isteğine set çeken bir düzende ideal annelik yaşı ile ilgili atıp tutan bir kısım “modern” görüşlü doktorlar, mevcut anlayış ve uygulamalarıyla annelik idealleriyle oynuyorlar ve kendilerine tabip diyorlar!

Nasıl mı?

Aşağıda sunacağım aynel-yakin hadiseler bunun açık kanıtıdır.

İbret olsun diye anlatacaklarım tabiplik mesleği adı altında yürütülen güncel  uygulamaların ve bu anlamda adeta toplumun çoğalmasını önlemeye yönelik sistemli politikaların apaçık zulümden ibaret olduğunun bir ifadesidir.

İşte benim annelik mücadelem ve bu vesile ile, cinayeti andıran “tabiplik mesleği” uygulamalarına dair yaşadıklarım;

 

Annelik için en uygun çağlarım ortaokul, lise ve üniversite öğrenimim ve ardından çalışma hayatını içeren 20 yılı aşkın süre dahilinde başdöndürücü bir tempoda tükendi gitti.

Hep “önce çalışma hayatım” dedim.

Bu yolda annelik düşüncelerimi 20 yıl boyunca hep beynimin arka tarafına ittim.

Neden mi diyorsunuz. 

İşte neden;

“istediğin zaman istediğin kadar çocuk sahibi ol” aldatmacasıyla süslenen aile planlaması safsataları,

Bu safsatalara dayalı olarak yürütülen sağlık sistemi ve sosyal politikalar.. Dayatmalar. 

Tüm bunların özünde ise maalesef RIZIK ENDİŞESİ!..

Aile Planlaması safsatalarıyla sistemli şekilde şuuraltımıza işlenen rızık endişesi, annelik duygularımı içimden söküp almıştı sanki.

Nihayet bir baktım 30 yaşımdayım.

Mevcut dünya düzeni içinde insanın -ne denli yüksek olursa olsun- tüm ideallerinin, ancak çıkarların çatışma noktasına kadar varabildiğini 30’lu yaşlarımda hissettim.

Zulümle işleyen mevcut düzende imanım nedeniyle çarkın bir dişlisi olmadım ve neticede tabii ki o çark beni sistem dışına itti.

Böylelikle 30 yaş, benim için hem maddi, hem manevi anlamda tam bir dönüm noktası oldu.

Çok şükür yalnız değildim.

Böyle bir halde rızık için daha fazla endişelenmem gerekirken, aksine bu yıkıntı içinde “Rızık” konusunu endişe haline getiren tüm sebepler kayboldu gitti.

Bunun nasıl olduğunun izahını tam olarak yapamayacağım..

Hz. Allah C.C.’ın benim için hazırlamış olduğu rızkın daima benimle beraber olduğunu kesin olarak 30 yaşımda fark ettim.   

Allah C.C.’ın rızık hakkında esasen “Ancak ben veririm, mutlaka veririm” şeklinde uyarı ve taahüdde bulunduğunu biliyordum, fakat ilginçtir ki bunu aynel yakin şekilde ancak o yıkıntı havasında hissedebildim.

Böylelikle rızık endişesinden sıyrıldıktan sonra dünyadan ahirete benimle gelebilecek bir şey kazanma; Böylelikle HAYIRLI EVLAT edinme idealini şu mantıkla edindim;

Madem ki bu düzende iş hayatım bağlamında ardımda kalıcı bir eser bırakamayacaktım, o halde, hayra meyyal ruhumu yansıtacak, HAYIRLI BİR EVLAT edinmeliydim..

Bir ara acaba yetim bir çocuğu evlatlık olarak alıp büyütebilir miyim diye düşündüm.

Bunu araştırdım..

Neticede bu sistemde var olsa da İslam’da “evlatlık müessesi”nin yerinin olmadığını öğrendim.

O zaman şöyle düşündüm;

Allah C.C. insana anne olma isteğini boşuna vermiyor mutlaka.

Bu istek yardıma muhtaç, kimsesiz çocukların korunması ve gözetilmesi için bir vesiledir aynı zamanda.

Başkasının çocuğunu ailesinden, devletin kanatları arasından(?) koparıp almak bencilliktir.

Anne olmak için tıbbi ve manevi boyutta ne gerekiyorsa yapmalı, yine de anne olamazsam Devletin yetiştirme yurtları gerçek kaliteye kavuşsun diye mücadele ile ve gönüllü annelik vs. gibi faaliyetlerle içimdeki anne olma arzusunu değerlendirmeliydim.

Annelik konusundaki düşüncemi “Anne” diye bildiğim bir hanımefendiye danıştığımda, “Evlen, çocuğun olsun, bir tas su verenin olsun” dedi.

Su hayat demekti..

Evet evet! Hayatla neredeyse tüm bağlantılarımı kesmeye kasteden zulümlere inat, Annelik benim için yeniden hayat vesilesi olacaktı mutlaka!

ANNELİK YOLUNDA ZORLU MÜCADELEM İŞTE BU DUYGULARLA BAŞLADI.

Anne olmak için çok uğraştım.

Bu uğurda doktor doktor dolaştım..

Anne olamayışımın nedenlerini araştırdım..

Hiçbir problem yoktu, doktorlar öyle diyordu.

ANCAK ANNE OLAMIYORDUM (?).

Doktorlar “bekle” diyordu..

Ne tuhaf ki öte yandan yine aynı doktorlar, 30 yaşındaki kadınlar için çok rahat “yaşlı anne” yakıştırması yapabiliyorlardı.

Bu apaçık bir çelişkiydi ve bu durum anne olma yolundaki azmimi inadına körüklüyordu.

Her ne olursa olsun mücadele etmeli, annelik için her ne gerekiyorsa yapmalı, böylelikle FİİLİ DUAda bulunmalıydım.

Ancak canımı yakan, beni bunaltan tetkikler bitmek bilmiyordu.

Başvurduğum yer bir üniversite hastanesiydi.

Tetkikler gerçekten can yakıcıydı ve hiçbir uyuşturma vs. gibi önlem alınmaksızın yapılıyordu.

Birgün bir muayene sırasında ağrıya dayanamadım ve bayıldım.

Paniğe kapılan doktorlar, ben baygınlık geçirdikten sonra, tetkikin, genel anestezi altında yapılabilmesi için.. Alelacele bir kağıt hazırladılar ve beni müşahade odasına aldılar.

Müşahade odasında tevafuken bulunan ve yalnızlığımı paylaşan, ismini bilmediğim bir “yol arkadaşı”mın telkiniyle.. Çok içimden gelerek ve içim yanarak şu duayı ettiğimi hatırlıyorum;

“ALLAHIM!..

Biliyorum ben yanlış yaptım..

Bu kadar uğraşmak zorunda oluşumun başka bir sebebi olamaz.

Cahillik ettim ve şimdi bedelini ödüyorum.

YA RABBİ BEN PİŞMANIM!

Ne olur merhamet et..

Beni muayene masalarına.. Merhametsiz ellere bırakma!”

Bu duadan kısa bir süre sonra..

Anne oldum..

İşle ilgili yoğun stres yaşadığım;

Tarihte çocuklar için kullanılmış binaların otel-motel-çay bahçesi gibi işlere tahsisine yol açan bir ihaleyle ilgili yanlıştan dönülmesi için faaliyet yürüttüğüm,

Böylelikle vakıfeser statüsündeki sıbyan mektebi binalarının, yasaların öngördüğü şekilde çocuk projelerine tahsisini ve sokak çocukları için sosyal yardım amaçlı değerlendirilmesini talep ettiğim için sürgünde olduğum dönemde..  

Hayatımda ilk defa antidepresan kullanmaya başladığım sırada hamile olduğumu öğrendim.

Kadın doğum uzmanı 2 aylık hamile bulunduğum için henüz başlamış olduğum Antidepresan’ı derhal kestirdi.

Kendimi hiç iyi hissetmiyor her gün panik atak krizleri geçiriyordum.

Hakkımda, esasen sürdürdüğüm mücadeleyi önlemek adına, kılık kıyafetim gibi.. O güne kadar sorun olmayan saçmasapan hususlar vs. bahane edilerek birbiri ardına yürütülmekte olan mesnetsiz iddialı soruşturmalara cevap yazmak için geceleri uykusuz kalıyordum.  

Bu yüzden sabahları işe giderken servisi kaçırıyordum.

Otobüsle işe geç gittiğim 10-15 dakikalık zamanlar için bile titizlikle başlatılan soruşturmalara ancak evimdeki bilgisayarı kullanarak savunma hazırlayabildiğim için..

Yine geceleri uyuyamıyordum.

Uykusuz gecelerin günlerinde,

Tüketici haklarıyla ilgili görevime iademe ilişkin mahkeme kararı da bulunduğu halde zorla tutulduğum hayvanlarla ilgili sürgün mesai yerimde işsizgüçsüz boş bekletiliyordum.

Bana uygun bir görev bulunamadığı halde mesaiye zorlandığım Müdürlükte, Bilgisayar telefon.. vs. gibi hiçbir imkanın bulunmadığı boş ve soğuk ve karanlık odada tek başıma tutuluyordum.

Mesai yerimde soğuktan uyuyakalıyor.. Bu yüzden sancılanıyordum.

Tüm bunları sağlıkla ilgili üst birim amirlerime hem yazılı hem sözlü bildirdiğim halde hiçbir cevap alamıyordum.

Ağır depresyon geçiriyor fakat bebeğime zarar vereceği için antidepresan ilaç dahi kullanamıyordum.

Tüm bu yaşadıklarımın en acı vereni ise; çocuklar için kullanılması gereken binaları turistik amaçlı ihalelere konu ederek ve onlar için başlatılan resmi projeleri hukuk dışı şekilde sümenaltı ederek çocukların, sokak çocuklarının haklarını gasp eden ve beni haksız yere görevimden uzaklaştırıp mezbahaya sürgüne göndermek suretiyle.. Nihayetinde DOĞMAMIŞ BEBEĞİMİN HAYATINA KASTEDEN zalimleri her an görmek zorunda oluşumdu.

Bebeğim mezbahanın pis kokulu ortamında bulunduğum halde bana hamilelik bulantıları yaşatmamıştı..

Buna karşın makamlarını zulümlerine vesile kılan zavallıların, göbekleri bir metre önde, kibirle yürüyüşleri.. Bana iğrenç gelen halleri.. MİDEMİ BULANDIRIYORDU!

BEBEĞİMİN SAĞLIĞI İÇİN.. Uygunsuz işyerinden uzaklaşmalıydım..

Bu nedenle istifa etmeyi düşündüm.. Ancak öte yanda tüketici hakları, sokak çocukları ve yardıma muhtaç insanlar adına sürdürdüğüm bir mücadele vardı..

İstifa ettiğim taktirde bu mücadelelerle ilgili açılmış ve kazanılmış davalar hükmünü yitirecek, Hakk adına, Türk Milleti adına karar veren Mahkemeler nezdinde edinilmiş kazanımlar bir anda tarih olacaktı.

İdari bir tasarrufa karşı dava açılabilmesi için o idari tasarruf nedeniyle zarar görmüş olunması gerekmekteydi.

İdare’nin hukuk dışı uygulamaları nedeniyle tüketiciler ve sokak çocukları tek başlarına dava açacak imkana sahip bulunmadığı için ve esasen onlarla ilgili mevcut sivil toplum örgütleri (?) İdare’yle ters düşmemek adına sorunu sahiplenmedikleri için.. 

Tüketici hakları ve sokak çocukları konusunda yürütülen yanlış idari uygulamalara karşı mücadele etmek konunun muhatabı bir kamu görevlisi olarak şahsıma düşmüştü.

Zaten tüketici hakları ve sokak çocuklarıyla ilgili sümenaltına alınan çalışmalar da şahsımın yöneticisi olduğum işlerle ilgiliydi. Üstelik bu işlerin tek resmi yetkilisiydim.

Yani sürdürdüğüm mücadele benim için farz-ı ayn hükmündeydi.

Onun için istifa etme hakkımın olmadığını düşündüm..

Ancak en azından Allah’ın bana emaneti olan bebeğim için..

Bir şeyler yapmalı.. Hamile olduğum halde zorla tutulduğum mezbahadan uzaklaşmanın yollarını aramalıydım.

Bu nedenle.. Açtığım davalarla ilgili süreçte ileride bana karşı kullanılacağını bile bile (Ki şimdi kullanılıyor.. Benim için hasımlarım sadece mahkemeler nezdinde ve orada burada “delidir” imasında bulunuyorlar.. ) Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nden 40 günlük heyet raporu aldım.

Gazetecilik dönemlerimden tanıdığım ve Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinde o dönemde görevde bulunan Eski Başhekim Arif VERİMLİ’nin yardımlarıyla girebildiğim heyette, hekimler, hakkımda geçici bir duygu durumunu ifade eden “depresif mizaçlı uyum bozukluğu” teşhisini uygun gördüler ve böylelikle bebeğimin hayatını tehdit eden mesai ortamından biraz olsun uzaklaşabildim.

Raporlu olduğum günlerde panik atak krizlerim devam ettiği için akşama kadar komşumda yatıyordum.

Raporum bittiğinde rahatsızlığım devam ediyordu.

Bu süreçte ne yazık ki Arif VERİMLİ Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde etkinliğini yitirmişti.

Bunun için sıradan bir vatandaş gibi.. Bir Üniversite Hastanesi’nin Psikiyatri kliniğine başvurdum ve rapor için heyete çıkarılma talebinde bulundum.

Talebim yerinde bulunmadı ve geri çevrildim.

Kadın doğumla ilgili hastanelere de başvuruda bulundum..

Çünkü hem depresyon geçiriyordum, hem de sancılanıyordum..

Gittiğim her doktora durumumu anlatıyor, tarafıma istirahat için uzun süreli rapor alabilme imkanı tanınması yolunda heyete çıkarılma talebinde bulunuyordum.

Doktorlar, depresyonla birlikte yaşadığım yoğun sancılı hamileliğim hem benim hem de bebeğimin hayatını tehdit ettiği halde.. Çalışan anne adaylarına fazla rapor verilmemesi yolunda prensip kararlarından bahsediyor ve heyete çıkmam için onay veremeyeceklerini belirtiyorlardı..

Nihayet rapor bitti ve ben maalesef ağrılı ve depresif bir durumda mesaiye gitmek zorunda kaldım.

Ve.. Tabiidir ki mesaiye başladığım gün sancılarım arttı.

Rapor alabileceğime dair içimde hiçbir umut kalmamıştı.

Yine de, en azından sancılarım için belki bir şeyler yapılabilir umuduyla doktora gitmek istedim.

Raporumun henüz bittiğini ifade eden “kraldan çok kralcı” Bir müdür yardımcısının personel işleri birimine verdiği direktifle engellemeleri yüzünden vizite evrakı alamadım.

Personel İşleri Bürosu’nda vizite evrakımı hazırlamayan görevlilere ve bu emri onlara veren müdür yardımcısına hitaben;

“Bugün burada beni zorla tutuyorsunuz.. Ancak şunu bilin ki bebeğime bir şey olursa sorumlusu siz olacaksınız” dediğimi hatırlıyorum.

Nihayet bir gün sonra.. Cumartesi günü evdeyken sancılarım dayanılmaz derecede arttı ve hastaneye kaldırıldım.

4,5 aylık hamileliğimin son günlerinde 3 gün boyunca çok büyük ağrılarla ölümle boğuştum!  

Doktor bana bu ağrıların hamileliğimin kalan süresinde de devam edebileceğini, buna karşın hiçbir müdahalede bulunamayacaklarını bildirdi.

RESMEN ÖLÜYORDUM!

Bu durum, benim ölümümle değil, fakat bebeğimin ölümüyle son buldu.

Bir akşam namazı vakti, bana hasta yatağımda namazı kıldırdıktan sonra..

Vaktinden önce normal doğum şeklinde dünyaya gelen oğlum Ömer Faruk, bu dünyadan bir nefes aldı.. ve sonsuzluğu, ahreti seçti..

Bu zulüm düzeninde adalet için hakk ile batılı ayırsın diye adını Ömer Faruk koyduğum oğlum CENNETE GİTTİ!

Ömer Faruk cennette..

Sancılar içinde verdiğim direktif doğrultusunda oğlumu yıkadılar, kefenlediler ve Edirnekapı Şehitlik Mezarlığına defnettiler.

Ertesi sabah..

Kalktığımda yatağımda bir bebek yoktu.

Yenidoğan servisine gittim ve bebekleri seyrettim.

Sonra hastanenin balkonuna çıktım ve adil yönetim örneği Büyük Osmanlının hatırası olan Süleymaniye Camisinin kubbelerine baktım..

Hz. Mevla C.C., Minareye dokunup sabah ezanıyla birleşen ve oradan taa içime esen şefkatli rüzgarla, bana oğlumun şehit olduğunu düşündürdü..

Ömer Faruk ŞEHİT değilse bile..

Çocuklar sokakta kalmasın diye sistemli bir zulüm düzenine karşı sürdürülen mücadeleye ŞAHİTTİR sanırım.

 

MÜCADELE MÜSLÜMANIN YAŞAM BİÇİMİDİR ADETA.. O HİÇ BİTMEZ..

 

Ve.. O sabah namazı vaktinde.. Yeniden karar verdim;

MUTLAKA ANNE OLMALI; ZULÜM DÜZENİNE İNAT.. ALLAH C.C. İÇİN.. O(C.C.)’NUN YOLUNDA MÜCADELE EDECEK VE OSMANLI TORUNU OLACAK BİR EVLAT YETİŞTİRMELİYİM!

 

Biraz olsun kendimi toparladıktan sonra yeniden hastanelerin yolunu tuttum.

Oğlumu kaybetmemin tıbbi nedenlerini araştırmalı, sorun neyse.. Çözmeye çalışmalı ve anneliği mutlaka yeniden denemeliydim.

Bu süreçte kardeşimin hanımının hamilelik tetkikini yaptırmak üzere gittiğim Bakırköy Doğum Hastanesi’nde bir doktorla durumum hakkında dostane istişare imkanı buldum.

Doktor, anne olmamın miyomlarımın yok olmasına dahi imkan tanıyabileceğini, en azından sağlığım için, yaşımı da hesaba katarak, annelik için acele etmem gerektiğini düşündüğünü söyledi.

Demek ki evlat hasretim aynı zamanda sağlığım için de gerekli bir şeydi.

Bu durum bana doğru yolda olduğumu birkez daha hissettirdi.

Araştırmalar için, bebeğimi kaybettiğim dönemden önce tetkiklerimi yapan üniversite hastanesini seçtim.

Bu hastanedeki Kadın Doğum Bölümü yetkilileri, elimdeki raporlarla birlikte yeniden beni muayeneye aldılar.

Neticede o bebeğim ölmesin diye huzuruna çıkmak istediğim fakat çıkarılmadığım heyet tarafından hakkımda ameliyat kararı verildiği açıklandı.

Açıklamaya göre bebeğimin düşmesinde, uzun süredir takipte olan miyomlarım etkili olmuş olabilirdi ve bunların derhal alınması gerekiyordu. O ana kadar miyomların düşük sebebi olduğu bana bildirilmemişti..

Ameliyat için alelacele anestezi tetkikleri vs. yapıldı.. İş sadece ameliyat için gün tespitine kaldı.

Ameliyattan çocukluğumda geçirdiğim bir deneyim nedeniyle çok korkarım.

Buna rağmen annelik bu sayede mümkün olacaksa ona bile razıydım.

Fakat yine de.. Açıkçası Mevla bana ameliyatsız çözüm kapısı açsın diye.. İslami duyarlılığına güvendiğim insanlara danışmak.. En azından onların dualarıyla rahatlamak.. Ameliyata, onların dualarını alarak girmek istedim.

Bunun için alelacele bir seyahat gerçekleştirdim.

Gittiğim yerde kendisine “Anne” dediğim bir hanımla görüştüm.

Doktorların hakkımda ameliyat kararı verdiklerini açıkladım ve maneviyatına güvendiğim hanımla istişarede, edep icabı ona;

“Ne buyurursunuz.. ameliyat olayım mı” dedim.

Anne, “Doktorlar ne derse onu yap, biz dua ediyoruz” dedi.. Ve neticede İstanbul’a döndüm.

Seyahatimden önce doktorlar “ameliyat” demişti ve “Her halde bu durumda ameliyat kaçınılmaz” diye düşünerek biraz da hüzünle.. Gün almak üzere Tıp Fakültesi Hastanesi Kadın Doğum Hastalıkları Birimi’ne gittim.

Ve.. Ameliyat günü tespiti için gittiğim hastanede her şey bir anda değişti!

Tarafıma, ameliyat öncesi son bir muayene yapılacağı bildirildi ve gün tesbiti için gittiğim hastanede muayeneye alındım.

Muayeneyi yapan hanım doktor düşük (abortus) ile sonuçlanan hamileliğimle ilgili testlere vs. baktı, bana döndü ve “Neden ameliyat olmak istiyorsunuz” diye sordu.

Cevaben, ameliyat olmak istediğimi anlatan özel bir talebimin olmadığını, yalnızca düşük sebebini araştırmak üzere hastanelerine başvurduğumu, bu vesile ile, hakkımda bu kararın profesörlerin oluşturduğu heyet tarafından ve yaşadığım düşük (abortus) olayına miyomlarımın yaşattığı kasılmaların sebep olmuş olacağı düşüncesiyle verilmiş olduğunun bildirildiğini söyledim.

Üniversite Hastanesinde Tüp Bebek Birimi’nden sorumlu olduğunu öğrendiğim Doktor Hanım, elimdeki rapora göre bebeğim düştüğünde miyomumun 7 cm olduğunu, kendilerinin 9 cm’lik miyomlarla çok rahat doğum yaptırdıklarını belirtti ve  bebeğimin düşüş sebebinin daha çok stress olabileceğini söyledi.

Doktor Hanım, ameliyatın benim için çok riskli olduğunu söyledi ve bunun gerekçelerini şöyle açıkladı;

Bir kere yaşım 32’ydi ve annelik için şansım giderek azalıyordu.

Ayrıca hiç olmazsa böyle kendiliğinden hamile olma şansım bulunuyordu.

Ameliyatta bebeğin tutunacağı yerde kazıma yapılacağı için, bu durum ameliyattan sonra hamile kalabilme şansımı da engelleyebilecekti.

Öyle olmasa bile nekahat dönemi vs. ‘nin yaşımla birlikte değerlendirildiğinde ve menepoz yaşının erken olma ihtimali de göz önünde bulundurulduğunda ameliyat benim için kesinlikle uygun değildi.

Doktor Hanıma “Lütfen bana ameliyat ol ya da olma şeklinde.. açık konuşun” dedim.

Buna karşılık Doktor Hanım bana “Ameliyat olma, antidepresan da kullanma, bol bol yürüyüş yap ve hamile kaldığında bana gel.. Seni doğuma kadar özel takibe alacağım” dedi.

Doktor Hanımın tüm dediklerini harfiyen uyguladım ve neticede hamileliğimde kendisini ziyaret ettim.

Bundan sonraki prosedür kendisiyle çok özel durumlarda istişare dışında poliklinikte normal tetkiklerden ibaretti.

Bu hamileliğimde de işyerimde ilginçtir ki bu sefer; evime neredeyse şehirlararası uzaklık mesafede, Tuzla’da dağ başında ve yine mezbaha binasında çalışmam yönünde karar alınmıştı.

Servis.. vs. gibi hiçbir ulaşım imkanının bulunmadığı o mezbaha binasında çalışmam demek ikinci bebeğimi de kaybetmem demekti.

Sokak çocuklarıyla ilgili çalışmaların tek yetkilisi olduğum halde proje çalışmalarım sümenaltı edilmek suretiyle mezbaha binasında sokak çocuklarının adı kullanılarak özel şirkete ihale edilerek yürütülmekte olan hukuk dışı uygulama için görevlendirilişime mahkeme nezdinde itiraz ettim.

İtirazımın mahkemece neticelendirilmesi çok uzun zaman alacaktı.

Bu nedenle yine hamileliğimden önce hakkımda ameliyat kararı veren Tıp Fakültesi Hastanesinde heyete çıkarılmayı talep ettim.

Bunun için beni rutin muayeneye alan Kadın Doğum Hastalıkları Bölüm Başkanı Profesör Bey’e riskli gebelik durumumun tespiti için heyete çıkmak istediğimi bildirdim.

Üniversite Hastanesinde Kadın Doğum Bölümünün Başkanı olduğunu öğrendiğim Profesör Bey beni heyete çıkaramayacaklarını söyledi.

Yanındaki talebelere döndü ve hakkımda onlarla teknik bir konuşma yaptı.

Sonra bana döndü ve alçaltıcı bir ifade ile “Zaten amniyosentez de istememişsin” dedi.

“Ben de kendisine amniyosentez istememe gibi bir hakkım var.

Düşük riski nedeniyle sakıncalı olduğundan istemedim.

Çocuğum özürlü dahi olsa razıyım.

Özürlü dahi olsa her bireyin yaşama hakkı vardır.

Anne karnında olsa da o bir bireydir.

Onun yaşam haklarını elinden alamam.

Ayrıca, size hasta haklarını hatırlatırım..” Dedim.

Bu sözlerime iyice kızan Profesör muayeneyi alelacele bitirdi.

Neticede ben yine heyete çıkamamış oldum.

Sorunumu bir ölçüde de olsa, yeniden aynı hastanede hamile kalmam konusunda bana yardımcı olan Doktor’un özel gayretle hazırlamış olduğu “riskli hamilelik” bilgilerimi içeren raporla bir ölçüde de olsa çözebildim

İşyerimde uzak mesafeye gidişim için yeniden bebeğimi kaybetmemi önleyecek donanımı haiz araç temin edilmesi yolunda talebim, tayinimin sağlıkla, ilgili evime yakın mesafede bir polikliniğe yapılması ile çözülme yoluna gidildi.. Burası görev konumla ilgili bir yer değildi…

Neyse.. neticede bir şekilde hamileliğimde 4,5 ayı aştık(Bu çözüm şekli de davalı olduğum idare mensuplarınca, sokak çocuklarıyla ilgili proje çalışmalarını sürdürmem yolundaki mahkeme kararına itirazlarında aleyhime kullanılmak istendi.

Davalı idare ilgilileri, bebeğimi kaybetmemem için, atandığım yerde çalışma koşullarının iyileştirilmesi yönündeki talebime ilişkin yazımı kullanarak, beni daha sonra görevlendirdikleri yeri sanki kendim istemişim, böylelikle sokak çocuklarıyla ilgili çalışmaları reddetmişim gibi bir iddiayla kendilerini savunma yoluna gittiler)..

Nihayet 4,5 ay tamamlandı ve ben önceki hamileliğimden farklı olarak bu sefer ağrı değil ama yoğun şekilde kanamalarla karşılaştım.

Yeniden hamile kalmam konusunda bana yardımcı olan Hanım Doktoru aradım. Onun yardımıyla Tıp Fakültesi Hastanesi Kadın Doğum Bölümü’nde yatılı tedaviye alındım.

Tam 15 gün boyunca yattığım hastanede, Hanım Doktor’un gayretleri ile serumla bebeğimin düşmesini engellemek üzere kasılmaları önleyici bir ilaç verildi.

Derken bir sabah nöbetçi profesörlerden biri vizite sırasında bana takılan serumun mahiyetini sordu ve öğrencilerin yanında hemşireye şöyle dedi:

“Çıkarın o serumu.. Zaten bebek yakında düşer. Eve gönderin.. Bebek düşünce bize gelsin”..

Nöbetçi Profesör konuşmama dahi imkan tanımadı.. Odadan çıktı ve gitti..

Böylelikle ben de taburcu edildim.

Eve gider gitmez önce Doktor Hanım’ı aradım ve olayı anlattım. Doktor Hanım serumla verilen ilacı tablet olarak almaya devam etmemi önerdi ve kesinlikle yerimden kalkmadan yatmam gerektiğini bildirdi.

Evimde hiç kimse yoktu, yalnızdım.. Dolayısı ile yerimden kalkmamam imkansızdı..

Aldım telefonu elime ve “Anne” olarak bildiğim hanımın İstanbul’daki evini, “Hane-i Saadet’i” aradım.

Telefona çıkan görevliye, “hatme” adı verilen ibadeti yapmak istediğimi ancak yerimden kalkamadığımı söyledim ve yattığım yerden bu ibadeti yapıp yapamayacağımı sordum.

Bana diğer ibadetlerimi de yattığım yerden yapabileceğim bildirildi.

Öyle yaptım.

HATMEDEN HEMEN SONRA kanamalar kesildi ve neticede ikinci oğlum Ahmet Metin sağlıklı bir şekilde çok kolay normal doğumla dünyaya geldi..

KENDİLERİNE “TABİP” DİYEN VE BEBEK KATİLLİĞİNİ MODERN TIP GÖRÜŞÜ OLARAK ALGILAYAN İSMİ BELGELERDE SAKLI BAZI DOKTORLARA ve BU DÜZEN(DÜZENSİZLİK) İÇİNDE ANNELİK UMUDUNA KASTEDEN VE İSİMLERİ SOKAK ÇOCUKLARI VE TÜKETİCİ HAKLARI KONULARINDAKİ VAHİM İDARİ TASARRUFLARI NEDENİYLE MAHKEME KAYITLARINA GEÇMİŞ DİĞER ZALİMLERE..

ZULÜM DÜZENİNE İNAT..

Hikmeti kavrayan gerçek bir Hanım “TABİB”in yardımı ve ihlasla yapılan dualarla.. ALLAH-U TEALA’NIN TAKDİRİ İLE BEN DE ANNE OLDUM!

Miyomlarım ne oldu dersiniz.. Sanırım yok oldular.. Uzmanlar onları ultrasonda göremiyorlar..”

Kur’an-ı Kerim’de Şuara Suresi’nin 80’inci Ayeti’nde şöyle denilmektedir:

“Hastalandığımda da O bana şifa verir.”

Şuara Suresi’nin 75 ve 82. ayetleri arasında yer alan ayetler birlikte okunduğunda hekimlik mesleğine ve bu mesleğin algılanışına dair ciddi uyarıların bulunduğu dikkati çekmektedir.

Bu ayetlerde sırasıyla şöyle denilmektedir (Bismillahirrahmanirrahim):

“75,76. İbrahim şöyle dedi: “Sizin ve geçmiş atalarınızın taptığı şeyleri gördünüz mü?”

77. “Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbi olan Allah dostumdur.”

78. “O, beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir.”

79. “O, bana yediren ve içirendir.”

80. “Hastalandığımda da O bana şifa verir.”

81. “O, benim canımı alacak ve sonra diriltecek olandır.”

82. “O, hesap gününde, hatalarımı bağışlayacağını umduğumdur.”

83. “Ey Rabbim! Bana bir hikmet bahşet ve beni salih kimseler arasına kat.”..”

Yukarıda hekimlik mesleğine dair yaşanmış olaylara ilişkin anlatılanlar bir yana bu yazı, Gazeteci Yazar Hasibe Nisa’nın Denizli Tabipler Odası’nın düzenlediği ve İstanbul Tabipler Odası Başkanı’nın etkin katkılarıyla gündeme gelen `Ilımlı İslam ve Bilim` adlı toplantıda İslam ve Peygamber(S.A.V)’e hakaret edenler hakkında açık bir suç duyurusudur.

Araştırmacı Gazeteci Yazar Hasibe Nisa bu konuda şu açıklamayı yapmaktadır:

“Bir dine ve onun temsilcisi olan peygambere saldırılmış olması, nüfusunun tamamına yakınının Müslüman olduğu Türkiye’de Tabipler Odası gibi resmi bir kurumun toplantısında ve üstelik o kurumu temsil eden başkanlarca ve kişilerce İslam dini ve Hz. Peygamber Muhammed Mustafa (S.A.V.)’ya hakaret edilmiş olması tabiblik mesleği ilkeleriyle bağdaşmamaktadır.

Bu olay hekimlik meleğiyle ilgili etik değerleri altüst etmek bir yana Türk İnsanının tabiblere güvenini sarsmaya yönelik provakatif bir takım eylemleri içermektedir.

Bu eylemler esasen Türk Tabipler Birliği’nce yayınlanan Hekimlik Meslek Etiği Kuralları ile de bağdaşmamaktadır.

TTB 47. Büyük Kongresi'nde (10-11 Ekim 1998) kabul edilmiş olan bu etik kuralların Genel Kural ve İlkeler bölümünde şu ifadeler yer almaktadır:

“Hekimin Görev ve Ödevleri

Madde 5-Hekimin öncelikli görevi, hastalıkları önlemeye ve bilimsel gerekleri yerine getirerek hastaları iyileştirmeye çalışarak insanın yaşamını ve sağlığını korumaktır. Meslek uygulaması sırasında insan onurunu gözetmesi de, hekimin öncelikli ödevidir. Hekim, bu yükümlülüklerini yerine getirebilmek için, gelişmeleri yakından izler.

Etik İlkeler

Madde 6-Görevlerini yerine getirirken, hekimin uyması gereken evrensel tıbbi etik ilkeleri yararlılık, zarar vermeme, adalet ve özerklik ilkeleridir.

Hekimin Yansızlığı

Madde 7-Hekim görevlerini her durumda hastaları arasındaki siyasal görüş, sosyal durum, dini inanç, milliyet, etnik köken, ırk, cinsiyet, yaş, toplumsal ve ekonomik durum ve benzeri farklılıkları gözetmeksizin yerine getirmekle yükümlüdür.”

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde görev yapan hekim milletvekillerinin, bilhassa Sağlık, Aile, Çalışma Ve Sosyal İşler Komisyonu yetkililerinin, Türk Tabipler Birliği adıyla ülkemizdeki tabibleri yasayla temsil eden Kurum yetkililerinin, konuyla ilgili tüm resmi ve özel kurum ve kuruluşların harekete geçmeleri gerekir. Ayrıca kendilerini gerçek anlamda tabib olarak gören tüm hekimlerimizi de olayın faillerine kazandırdıkları konum ve meslek kuruluşlarının kurumsal kimliği, vizyonu ve misyonu konularında düşünmeye çağırıyorum.”

 

“Dindarlık ve zalimlik bir arada bulunmaz

Ayrıca Fahr-i Kainat Efendimiz S.A.V. buyurur ki:

Allah Teala şu beş kişiye öfkelenir. Bu öfkesini dilerse dünyada yürürlüğe koyar, dilerse ahrete bırakıp cehennemde karşılığını verir:

-Birincisi şu devlet başkanıdır ki, halktan tam bir güç aldığı halde, onlara karşı insaflı davranmaz ve uğradıkları zulme karşı onları korumaz..’  ”(Kaynak: Semerkand Dergisi Ocak 2010 – Başyazı; Mübarek EROL)

 

 

 

 

  • E-Bülten

  • Hava Durumu

  • Döviz

    1 $ = 4,09 TL
    1 € = 4,99 TL
    943751 Ziyaretçi